Günlükler nedense hep insanların ölümlerinden sonra yayımlanır. Bunun nedeni insanların ölmeden yazdıklarıyla yüzleşmelerinden korkuları mıdır? Bilmiyorum. Ya da günlüklerde adları geçen insanlarla hayattayken yüzleşmek istememeleri de olabilir mi? Elbette bunların hepsi olabilir, hatta kendini geri çekmek gibi bir düşüncenin de olması muhtemeldir. Salt kendisi için yazmış olabilir bir insan.

Geçtiğimiz hafta aklıma düştü bu konu. Bir haftadır zihnimde dolanıp duruyor. Kendi kendime sorup duruyorum. Derli toplu bir günlüğüm olsaydı acaba yaşarken yayımlar mıydım diye. Kendi kendime verdiğim cevap evet, yayımlardım.

Benim derli toplu bir günlüğüm yok. Tabiri caizse orada burada aklıma düştükçe yazılmış şeyler. Benim yazdıklarım daha çok olaylar ve olayların arkasındaki insanlardan, insan davranışlarından ziyade o halin benim zihnimde çağrıştırdıklarına dair. Yani insanlarla fazla ilgilenmiyorum. Hoş, insanlarla ilgilenmiş olsaydım da farketmezdi. Güzelin güzelliğini, adam gibi adam olanın adamlığını yazdığım gibi, haysiyetsizin haysiyetsizliğini, çukur adamın çukurluğunu da yazardım. Ama en çok kimi yazardım derseniz, din bezirgânlarını, din tüccarlarını yazardım. Allah’ın dinini menfaatlerine alet eden, tezgaha koyan, sözüm ona namaz kılan ama şahsen alınlarını secdede koydukları yere alnımın gelmesini istemeyeceğim aldatanları yazardım. Ve bunlarla yüzleşmekten de hiç çekinmezdim. Tabii yüzleşmek gerekir miydi, bu da ayrı bir soru. Bu tipler yüzleşmekten korkarlar. Yüzlerindeki boya dökülür diye bir endişeleri hep vardır. Fakat özünde iyi canbazlardır, iyi oynarlar.

Uyanık olmak gerekiyor, işin aslı bu. İnsana öncelikle “insan” olarak bakmak gerekiyor. Adam, adam olmayınca; onun dindarlığı, namazı niyazı pek işe yaramıyor. İbadet insanın Allah’a yaklaşmasının bir aracı olduğu kadar; Allah’a yaklaştıkça, insana, insanlığa ve tabi ki tabiata da faydalı bir insan olmanın aracıdır. Aksi halde hiçbir anlam ifade etmez. İnsanlar elinizden, dilinizden emin değillerse; kendi nefsinize reva gördüğünüzü başkalarına da reva görmüyorsanız, siz ne işe yararsınız ki. Hiç!

Üzerinde başka bir günde uzun uzun durmak isterim. Ülkemizde son yıllarda özellikle de 15 Temmuz’da yaşadığımız olaylar tam da yukarıda işaret etmeye çalıştığım insan halleriyle alakalı bir durum. İyi niyetle, salt “alınları secdeye varıyor” diye ülke yönetiminde ön plana çıkarılan insanlar ( ki bana göre ilk günden beri söylüyorum,yanlıştı) bir gece kelle avına çıktılar.

Buyurun size dindarlık!..

Bir önceki yazımda bahsettim. Yazdıklarım kayboldu diye. Onların içinde ülke gündemine dair de yazılar vardı. O günlerde uzun uzun yazmıştım düşüncelerimi. Şimdi onlara tekrar dönmeyeceğim ama günceden bahsederken bir anda yolumuz yine kesişti işte. İşin özü bana göre şu:

Aklınızı kimseye kiraya vermeyin. Sadece Allah’a kul olun. Kim ki, sizi kurtarmaya tâliptir bilin ki yalancıdır. İnsana bir kurtarıcılık vasfı verilmiş olsaydı, peygamberimize verilirdi öncelikle. Oysa o kızı Fâtıma’ya “seni ben bile kurtaramam” buyurdu. Cemaat diye ortalık yerde dolaşanların nasıl bir ihanet çetesine dönüştüğünü; yalanın , riyanın, hırsızlığın, şantajın, takiyenin her türlüsünü icra ettiklerini gördük. Bunlar aldatanlardır. Aldananlar ise ayrı bir yazı konusu. 

 

Reklamlar